Koçyiğit: Demokrasi bir bütündür, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez

Grup Başkanvekilimiz Gülistan Kılıç Koçyiğit, TBMM'de basın toplantısı düzenleyerek güncel gelişmeleri değerlendirdi. Koçyiğit şunları söyledi:

Yoksul pazara giderken utanıyor, iktidar yarattığı yoksulluktan utanmıyor

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Meclis’te biliyorsunuz yine bir yasayı görüşüyoruz. Bu yasanın en can alıcı maddelerinden biri de emekli ikramiyelerinin 3 bin TL’den 4 bin TL’ye çıkarılması oldu. Yani koca AKP iktidarı 22 yıllık iktidarının sonunda, günlerce yaptığı toplantıların ardından kocaman bir rakamı, tam tamına bin TL’yi emeklilere reva gördü. Gece sabahlara kadar Meclis’i çalıştırarak bu “büyük” miktarı emeklilere ulaştırmanın yolunu ve yöntemini aradı. Biz telaffuz ederken utanıyoruz, söz kurarken utanıyoruz; emekli o parayı çekerken utanıyor, yoksul pazara giderken utanıyor. Ama ne yazık ki iktidar, yarattığı bütün bu yoksulluğun ve yıkımın karşısında utanmak bir yana, pişkin pişkin yoksulun ve emeklinin yüzüne bakarak bin TL’yi büyük bir rakammış gibi anlatmaya devam ediyor. 

Ekonomi toplum için alarm veriyor

Neredeyse milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşamaya mecbur ve mahkum edilmiş durumda. Milyonlarca insan, asgari ücretin neredeyse yarısıyla yaşamak durumunda kalıyor. 4 milyon emekli, yaşamını çok cüzi miktarlarla idame etmeye çalışıyor. Dünya kadar uluslararası rapor, endeks var. Hepsinde Türkiye ne yazık ki en sonda. Ekonomi, toplum ve yoksullar açısından alarm veriyor. Buna rağmen, iktidar ve sermayesi ellerini ovuştura ovuştura yoksulun, emeklinin, asgari ücretlinin sırtına binmeye devam ediyor. Sadece 2 ay içinde enflasyon oranı yüzde 7,3 oranında arttı. Yani 14 bin 469 TL olan emekli maaşının yüzde 56’sı aslında 2 aylık enflasyon oranıyla zaten eridi gitti. Zaten verilen emekli maaşı da hedef enflasyon üzerinden verilmişti. Bu da çok düşük tutulmuştu. Yüzde 15,75 üzerinden emeklilere zam yaptılar, sonra hedef enflasyonu revize ettiler ama emekli maaşlarını ve asgari ücreti revize etmek gibi bir gündemi hiç düşünmediler. Halihazırda, hedef enflasyon üzerinden büyük kayıplarla işçiler ve asgari ücretliler çalışıyor, emekliler de yaşamaya çalışıyor. Bugün milyonlarca insan, maaşları 5 kat artırılırsa ancak ve ancak yoksulluk sınırına yaklaşabilir. Neden? Çünkü bu ülkede yoksulluk sınırı 78 bin 230 TL’ye, açlık sınırı 25 bin 720 TL’ye yaklaştı. Emekli ne alıyor? Sadece 14 bin 469 TL. Peki, bunlarla yaşamak mümkün mü? Bugün de 1000 TL verecekler. Bu gece muhtemelen sabaha karşı yasalaşacak emekli ikramiyelerindeki artış. 1000 TL ile bu ülkede iki kişi yemek yiyemiyor. 1000 TL ile pazara giden dar gelirli, pazar filesinin içine 3 parça şey koyamıyor. 1000 TL ile bir bayram alışverişi, bir tatlı alışverişi, bir şeker alışverişi yapılamıyor. Yoksul insanlar, 1000 TL’nin artık hiçbir dertlerine derman olmayacak bir miktar olduğunu çok iyi biliyor. Ama iktidar bunu pazarlamaya, anlatıp abartmaya devam ediyor.

Krizi engellemenin yolu antidemokratik uygulamalara ve darbelere son vermektir

Sadece ekonomi meselesi bununla da ilgili değil. Ülkenin içinde bulunduğu bütün antidemokratik uygulamaların, İstanbul Belediyesine yapılan operasyonun ekonomik maliyetlerine bakalım. Tüm bunları üst üste koyduğumuzda, nasıl bir girdap içerisinde olduğumuz göreceğiz. Bakın, 3 gün içinde sadece Merkez Bankasının 25 milyar dolar rezervi erimiş. Bu 25 milyar doları nasıl Merkez Bankasına koymuşlardı? Kemer sıkma politikalarıyla. İşçiye, yoksula ve emekliye vermediler ve rezervleri oradan doldurmaya çalıştılar. Antidemokratik ve hukuksuz bir darbenin sonucunda da bu ülkenin Merkez Bankasının rezervleri dövizi bir yerde tutmak için 3 günde 25 milyar dolar eridi. Neden? Çünkü piyasaya sürekli döviz sattılar. Borsayı kesmek zorunda kaldılar. Çünkü 2 trilyon TL’lik bir borsa kaybı oldu. Uluslararası bazı yatırım kuruluşları bütün haklarından feragat ederek Türkiye piyasasından çekildiler. Bu da yetmedi; bu riskler artınca, borsa çökünce ve dolar rezervleri eriyince Sermaye Piyasası Kurulu önlem için toplantı aldı. Bankalarla toplantı aldılar, bu krizi nasıl engelleriz diye. Krizi engellemenin yolu açık: Antidemokratik olmayın, hukuksuzluk yapmayın, darbe yapmayın, seçilmiş iradeye el koymayın, belediye başkanlarını tutuklamayın, darbe üzerine darbe yapmayın. Cumhuriyet Başsavcılarını operasyon odağı olarak bindirilmiş kıtalar gibi kullanmayın. Böylece döviz rezerviniz de artar, ekonomik kırılganlığınız da gider, refah da artar. Bir ülkede demokrasi olmadan ekonomi olur mu? Bir ülkede barış olmadan ekonomi olur mu? Bir ülkenin en temel gerekçesi iç huzur ve barış değil midir? Demokratik normların yükseltilmesi değil midir? Adaletin tesis edilmesi değil midir? Bütün bunları ekonomi yönetimi bilmiyor mu, hükümet bilmiyor mu, Mehmet Şimşek bilmiyor mu? 

Ekonomi Bakanı orada boşuna oturuyor

Şimdi uluslararası finans kuruluşlarıyla online toplantı yapıyor Sayın Şimşek, toparlamaya çalışıyor. “İstanbul’un hali nedir? sorularına, yanıt yok diyor. Nasıl yanıt yok? Darbeci bir iktidarın ekonomi bakanısınız. Yanıt açık: Halka, hukuka, sandığa darbe yapıyorsunuz. Seçilmiş iradeyi gasp ediyorsunuz. Sandığı tanımıyorsunuz. Seçimsiz bir yönetim ve rejim ilan etmeye, sistemi buraya itmeye çalışıyorsunuz. AKP şunu söylüyor: “Ben sandıktan çıkarsam sandık meşrudur, haktır. O zaman halkın iradesi tecelli etmiştir. Ama sandıktan eğer muhalefet, başka bir parti çıkarsa o sandık gayrimeşrudur. Ben ona öyle ya da böyle el koyarım. Gerekirse iftira atarım, yolsuzluk derim. Gerekirse terör ile iltisak gibi uydurma bir şey yaparım ve kayyım atarım. Kent uzlaşısını kriminalize ederim. HDK’ye, oradan KCK’ye bağlarım. Kopyala-yapıştır dosyalar yaparım. CHP’ye de DEM Parti’ye de kayyım atarım”. 

Bütün bunlara Ekonomi Bakanının bir sözü yoksa biz ona söyleyelim: Orada boşuna oturuyorsun. Geldiğinden beri ne enflasyon düştü ne de ekonomik göstergeler düzeldi. Halk açlık ve yoksullukla sınanıyor. Milyonlar açlık ve yoksullukla mücadele etmeye çalışıyor. Uluslararası ekonomi kuruluşlarının peşinde gezerek bu ülkenin ekonomisinin düzeltilemeyeceğini görmek için kahin olmaya da ekonomist olmaya da yüksek tahsile de gerek yok. Gidin sokaktaki Mehmet amcaya sorun, ekonominin nasıl düzeleceğinin reçetesini söylesin. Ama bunları yapmıyorlar. Bütün bunlar umurlarında değil. 

Asıl vandallık polisin halka yönelik orantısız şiddetidir

Bakın, İstanbul’daki darbeden sonra sokağa çıkan üniversitelilere, gençlere, milyonlara karşı uygulanan polis şiddetinden bunu görüyoruz. Dünden beri bunu Meclis’te “vandallık” olarak tarif ediyor AKP iktidarı. Toplumun hukuka sahip çıkması, adalet talep etmesi, demokrasiye sahip çıkması, seçilmiş iradesinin arkasında durması hangi demokraside ve devlette vandallık olarak yaftalanabilir ki? Nasıl bir vandallık olabilir? Bir vandallık varsa, polisin orantısız bir şekilde halka yönelik şiddetidir. Sokakta yürüyen kadını durdurup coplayan polis ne yapıyor? Sırtına basıp gözaltına alan polisin pozisyonu nedir? Yakın mesafede insanların gözünün içine gaz ve su sıkmak, insanları yaralamak, kolunu bacağını kırmak nedir? Orantılı mıdır bütün bunlar? Bunlar hukuk devleti ve demokrasiyle bağdaşan şeyler midir? Sokağa çıkmak, protesto etmek evrensel bir haktır. Bugün milyonlar bu evrensel hakkını, Anayasa’dan kaynaklanan hakkını kullanıyor. Demokrasi olsun diye kullanıyor. Bu ülke daha fazla karanlığa sürüklenmesin diye toplum iradesini ortaya koyuyor. Sandığa attığı oyun gereğini yapıyor. “Oy attım sahip çıkıyorum” diyor. İktidar, bu tabloyu okumak ve sokaktaki milyonların sesine kulak vermek ve antidemokratik uygulamalardan geri adım atmak yerine, bugün sokağı bilerek isteyerek terörize ediyor; sokağa çıkan insanları hedef haline getiriyor. Bunu asla kabul etmiyoruz. Haber takibi yapan, hakikati ve gerçeği halka ulaştırmaya çalışan 16 gazeteci tutuklandı. Gazetecilik suç olabilir mi? Mesleki faaliyetlerini yaptıkları için insanlar nasıl gözaltına alınıp tutuklanır? Bu hangi demokrasi kriteridir? Bu nasıl bir ülkedir? Artık isyan ediyoruz bunlara! Bunları anlatmak zorundayız ama artık söz gerçekten bitti. 

Türkiye bir yol ayrımında, kararını vermeli

Bu darbe sürecinin Türkiye’ye etkilerini daha konuşacağız. Türkiye iki açıdan yol ayrımındadır. Birincisi 27 Şubat’ta yapılan çağrı nedeniyle yol ayrımındadır. 27 Şubat’taki Sayın Öcalan’ın tarihi çağrısı Türkiye’ye şu soruyu soruyor: “Sen Kürt sorununun demokratik çözümünden yana mısın, demokrasiden ve birlikte yaşamdan yana mısın? Yoksa mevcut düzenin devamından mı yanasın? Çözümsüzlükte ısrar ederek iktidarda kalmaya mı çalışacaksın?” Bu soruları bugün AKP iktidarına soruyor. Diğeri İstanbul’daki darbenin kendisidir ve Türkiye’yi bir yol ayrımına getirmiştir. 16 milyonluk bir mega kentin, bir metropolün, dünya başkentlerinden birinin büyükşehir belediye başkanını tutuklamak, onun ilçe belediye başkanlarını tutuklamak bir yol ayrımıdır. Türkiye karar vermek zorunda, iktidar karar vermek zorunda. Ya antidemokratik uygulamalarla yol almaya devam edecekler ya da gerçekten rotalarını demokrasiye dönecekler ve bu ülkeyi hep beraber düze çıkaracağız. Ama gördüğümüz, anladığımız, okuduğumuz şey iktidarın hukuksuzlukla ayakta kalmaya çalıştığıdır. Zorla ayakta kalmaya çalışıyor. Kendisine rakip olabilecek insanları, antidemokratik yargıyı araçsallaştırarak bertaraf etmeye çalışıyor. Her bir siyasetçi özneyi cezaevine koyup sesini kısarak kendisi için dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalışıyor. Bunları kabul etmiyoruz. Bunlara karşı hep mücadele ettik, bundan sonra da edeceğiz.

Demokrasi bir bütündür; Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez

Bu anlamıyla, çatısı altında bulunduğumuz Meclis’in özel rolüne ve önemine de dikkat çekmek istiyorum. Bugün toplumda büyük bir feryat varken, toplumda büyük bir itiraz hareketi yükselmişken, Newroz alanlarında milyonlar 27 Şubat’taki çağrının etrafında kenetlenmişken, barış ve çözüm talebini birinci elden milyonlar sahiplenmiş ve bu çağrının arkasında durmuşken; Saraçhane’den Amed Newrozuna, İstanbul Newrozundan bugün İzmir’de ve Ankara’da sokağa çıkan her bir yurttaşa kadar bu ülkenin demokratik geleceği için söz söyleyen ve alana çıkan insanların sesine Meclis gerçekten kulak kabartacak mı, yoksa antidemokratik ve toplum karşıtı yasaları çıkarmaya devam mı edecek? Bu soruları hep beraber soruyoruz.

Şunu açık ve net söyleyelim: Biz demokrasi meselesini bir bütün olarak görüyoruz. Sadece Kürt’e demokrasi gibi bir algımız yoktur. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülemez, Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Bunlar iç içe, birbirine bağlıdır. Kürt sorunu kendinden menkul, Türkiye’nin demokrasi sorunundan ayrı bir sorun değildir. Zaten bu ülke demokratik olmadığı için, özgürlükçü olmadığı için Kürt sorunu diye bir sorunumuz var. Bugün adım atılacaksa, bütün ülkenin demokratikleşmesi için adım atılmak zorundadır. Bu, Kürt’ü de Türk’ü de kapsayacaktır. Ülkede yaşayan 86 milyon insanı kapsayacak bir demokrasi hamlesi olmalı, olmak zorundadır.

Meclis Kürt sorununun çözümü konusundaki sorumluluğunu ne zaman yerine getirecek?

Buradan, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a da seslenmek istiyoruz. 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrının ardından Meclis Başkanımız, “TBMM, Türkiye’nin bütün sorunlarının çözüm yeridir. Dolayısıyla mesele TBMM’deki siyasi partilerin ortak tavrıyla çözümlenecektir. Gerektiği zaman biz de devreye girerek bu konuyla ilgili meselenin şeffaf, açık, samimi bir şekilde yürütülmesini sağlayacağız” demişti. Soruyoruz: Meclis ne zaman bu sorumluluğu yerine getirecek? Meclis ne zaman toplumsal barış için gerçekten söz söyleyecek, demokrasi taleplerini duyacak ve bu taleplerin gereği olarak hızlı bir şekilde adım atacak? Bu tarihsel sorumluluktan ülkenin seçilmişleri ne zamana kadar kaçacak? Kafalarını kuma gömerek ne kadar yol alabilirler, bu ülkeye ne kadar yol aldırabilirler?

Toplum çözüm bekliyor ama demokratik alanı daraltan ve saldıran bir iktidarla karşı karşıyayız

Ülkenin ve halkın gerçek gündemi demokratik alanın genişletilmesi, ekonomik refahın yükseltilmesi, barışın toplumsallaşmasıdır. Bütün bunlar için emek sarf eden bir Meclis pratiğini bütün Türkiye halkları görmek istiyor. Ancak 1 Ekim’den beri içinde bulunduğumuz süreçte iktidarın sürekli parmak salladığını görüyoruz. Herkese parmak sallayan, sürekli aba altından sopa gösteren, kayyım ve tutuklamalarla demokrasi alanını daraltan, antidemokratik uygulamaları son hız devam ettiren bir iktidar pratiğiyle karşı karşıyayız. Meclis’te ne konuşuyoruz sürekli? İktidarın zorbalıklarını ve antidemokratik uygulamalarını. Biz tecrit kaldırılsın, umut hakkı tanınsın, hasta tutsaklar öncelikli olmak üzere infazda eşitlik sağlansın, TMK ve TCK’daki ayrımcı yasal maddeler hızla ayıklansın, AİHM ve AYM kararları doğrultusunda bu ülkedeki yasal mevzuat hızlı bir şekilde taransın dediğimizde karşımıza tek bir madde ve tek bir sözle çıkıyorlar: Silahlar bırakılsın. 

İyi, tamam bırakılsın. Silah bırakılmasın diyen var mı? Sayın Öcalan büyük bir sorumlulukla, 40 yılı aşkın bir süredir içinde bulunduğumuz bu şiddet zeminini sonlandıracak çağrıyı 27 Şubat’ta yapmadı mı? Kendi örgütüne 27 Şubat’ta silah bırakma çağrısı yapmadı mı? Yaptı. Örgüt buna olumlu karşılık verdi mi? Evet. Hatta bir adım attılar ve ateşkes ilan ettiler. Peki, Meclis bugün gerçekten örgütün silah bırakması için gerekli yasal mevzuatı ve sürecin selameti için gerekli olan çerçeve yasayı konuşuyor mu? Hayır. Bu insanlar nereye silah bırakacak? Örgüt nereye ve nasıl silah bırakacak? Bunun yasal güvenceleri nedir? Böyle bir tartışma yürütüyor mu? Hayır. 

Demokratik haklarını arayan insanlara yapılan saldırılar süreci zehirliyor

Bu soruların yanıtlarını alamıyoruz. Bu sürecin selameti açısından, bu sürecin ilerletilmesi açısından Sayın Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesine ilişkin bir adım var mı? Onun da olmadığını görüyoruz. Özgür çalışma koşullarının, süreci yürütmek için örgütüyle ilişki kurup kongre yaptırabilecek koşulların sağlanmasına yönelik bir yaklaşım var mı? Hayır. Sayın Numan Kurtulmuş’a atıfla yeniden söyleyelim. “Hiç kimsenin süreci zehirlememesi gerektiği kanaatindeyiz. Süreci bir siyasi pazar haline getirmeden tamamlayacağız” demişti. Bu çok önemli. Peki, o halde soralım: Bu kadar önemli ve tarihi bir açıklama varken, bu süreci İstanbul’da kayyım ve tutuklama pratiğiyle, sokaktaki insanlara gazla ve jopla saldırma pratiğiyle kim zehirliyor. Süreç karşıtı bir iklimin oluşması, sürecin zehirlenmesi için kim çalışıyor, kim söz söylüyor, kim harekete geçmiş durumda? Bu soruları biz Sayın Kurtulmuş’a ve bütün iktidar yetkililerine sormak istiyoruz. 

Bu ülkede fiili olarak Anayasa askıdadır. Anayasa fiili olarak askıda olduğu için de bugün Kürt sorununu hukuki ve siyasi zeminde konuşamıyoruz. O nedenle bir an önce hukuki ve siyasi zeminin açılması gerekiyor. Bir an önce yasal çerçevesinin ve güvencesinin Meclis tarafından oluşturulması gerekiyor. Bir an önce Meclis’in Kürt sorununun demokratik çözümü için inisiyatif alması, Meclis Başkanının rolünü oynaması gerekiyor. Bütün bunlar için de Meclis’in yeniden kurucu bir anlayışla, 21’inci yüzyılın kurucu meclisi rolüyle harekete geçmesi gerekiyor.  

Savcı, Zekeriya Öz rolüne bürünmüş; İstanbul Adliyesinden Türkiye demokrasisine pusu kuruluyor

İstanbul Barosunun görevden alınması, İmamoğlu’nun tutuklanması, Eğitim Sen’e soruşturma açılması meselesinde Saray’ın savcısının önemli bir rolü var. Bir zamanların Zekeriya Öz’ünün taklidini yapmaktadır savcı. Onun rolünü üstlenmiştir. Bütün bunların Türkiye’de barış sürecini zehirlediğinin, barış sürecine zarar verdiğinin, barışa sabotaj olduğunun altını çizmek istiyoruz. Bugün İstanbul Adliyesinden Türkiye’nin geleceği belirlenmeye çalışılıyor, İstanbul Adliyesinde Türkiye demokrasisine pusu kuruluyor. İstanbul Adliyesinden bütün ülkeye yayılacak bir antidemokratik rejim kalıcılaştırılmak isteniyor. Bu ülkenin geleceğini belirleyen Meclis olmalı ama ne yazık ki Saray’dan talimatla bir başsavcı her şeyi belirlemeye ve yönetmeye çalışıyor. Ülkenin demokrasisine ve barışına dinamit koyuyor. Bunu tarihe not düşelim. 19 Mart’tan başlayan bu sürecin gelişmesi ve derinleşmesi Türkiye’ye ve demokrasisine kaybettirir. Bu sürecin karşısında da demokrasiden, eşitlikten ve özgürlükten yana tutumumuzu sürdürüyoruz. Sokağa çıkan milyonların haykırdığı demokrasi talebinin yanındayız. Hiç kimsenin ama hiç kimsenin umutsuzluğa kapılmaması gerekiyor. Türkiye’nin dört bir yanında üniversiteler demokrasi için alanlara çıkmışsa umudumuz büyüktür. Demokratik bir Türkiye’yi ve cumhuriyeti elbette inşa edeceğiz. Bütün bu süreci zehirleyen antidemokratik uygulamalara rağmen biz barış ve çözüm ısrarımızı sürdürmeye devam edeceğiz. 

26 Mart 2025